Kanser riskini azaltıyor

25 Mayıs 2010 admin Kategori: Sağlık | Yorum yok »

Mangal yapmadan önce eti baharatlarla terbiyelemenin kanser riskini önemli ölçüde azaltıyor…

 

Bilim adamları, sıcak havaların tadını mangal keyfiyle çıkarmaya hazırlananlara, mangal yapmadan önce eti baharatlarla terbiyelemenin kanser riskini önemli ölçüde azalttığını duyurdu.

İtalyan La Stampa gazetesinde çıkan habere göre, ABD’deki Kansas Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada, mangalda pişirilen etlerin kısa sürede yüksek dereceli ısıya maruz kaldığına ve kanserojenik etki gösteren heterosiklik amin (HCA) moleküllerinin oluştuğuna dikkati çeken bilim adamları, eti çeşitli baharatlarla terbiyelemenin bu riski büyük ölçüde azalttığını 

Bu yazı toplamda 3, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Etiketler: ,

AddThis Social Bookmark Button

Polisitemi

10 Mayıs 2010 turfat Kategori: Sağlık | Yorum yok »

Kanda çok aşırı sayıda alyuvarlar bulunması. Yüzün, ve deride aşırı kızarıklık, kaşıntılara ve Tromboz eğilimine yol açar. Bazı tümörlere ya da uzun süren hipoksi durumuna (akciğer hastalıkları) eşlik edebilir. Başka bir hastalıktan kaynaklanabileceği gibi, belirli bir hastalığa bağlı olmayabilir.

Çoğunlukla orta yaş hastalıklarındandır. Hücre sayısının çoğalmasından dolayı, kanın yoğunluğu artar, kişide kolay bir biçimde tromboz ve da­mar tıkanmaları meydana gelir. Hastanın yü­zü kırmızı bir şekle bürünür ve toplardamarlar gergin­leşir. Polisiteminin tedavisi, hasta­dan kan alarak ve kemik iliğine yerleşip, alyuvarların yapılmasını engelleyenPolistemi bir doğum hastalığı değildir, sonradan meydana gelir ve kemik hastalıklarından biridir. Bütün kan hücrelerinde (eritrosit, lökosit, trombosit) aşırı bir üretim olur. Çok ender görülen bir hastalıktır, çoğunlukla erkeklerde ortaya çıkar ve kırk yaşın altında ender gözlenir. Sebebi tam olarak belli değildir.

Polistemi yavaş yavaş gelişim gösterir, çoğunlukla 50-60 yaşlarından sonra akut myelojenik lösemiye zemin hazırlayabilir. Kanın yoğunlaşmasındaki yükseliş (akışkanlığının azalması) ve trombositlerin sayısında oluşan artış bir inme ya da kalp krizilerine sebebiyet verebilir. Bazı hastalarda trombositlerin pıhtılaşma yetenekleri azaldığından, kanamalar görülebilir. Riskli gruplar tam olarak belli olmamakla birlikte, yahudilerde daha sık meydana geldiği görülmüştür.

Bu yazı toplamda 2, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

AddThis Social Bookmark Button

BRONŞ-AKCİGER İLTİHABI (BRONKOPNÖMONİ)

10 Mayıs 2010 turfat Kategori: Sağlık | Yorum yok »

BRONŞ-AKCİGER İLTİHABI (BRONKOPNÖMONİ)
Bronşlar solunan havayı soluk bo-nısımdan akciğerlere taşıyan, dallan-dıkça incelerek bronşiyollere dönüşen ve sonunda sayısız hava kesecikleri­ne (alveol) bağlanan borucuklardır. Bronşlardan geçerek hava kesecikleri­ne giren havadaki oksijen ince çeperli kılcal damar ağından kana geçerek do­kulara taşınır. Dokularda gerçekleşen metabolizma etkinlikleri sonucunda or­taya çıkan karbon dioksit de gene kan dolaşımı yoluyla hava keseciklerinin duvarlarını kaplayan kılcal damarlara gelir. Bu açıklamadan anlaşılabileceği gibi solunum sisteminde hava kesecik­leri gaz alışverişinin gerçekleşmesini, bronşlar ise hava iletimini sağlayan ya­pılardır. Bronşların ağız ve burun yo­luyla dış ortama açık olmaları, dış or­tamdaki olumsuz koşullardan önemli ölçüde etkilenmelerine yol açar. Bakte­riler, zararlı toz ve gaz gibi maddeler solunan havayla birlikte doğrudan bronşlara ulaşabilir. Ama bronşlar bir­çok savunma sistemiyle donatılmıştır. Yabancı maddeler burun ve yutakta ge­çişi denetleyen son derece etkili engel­leri aşmak zorundadır. Bunu başaranlar ise çok sayıda hücrenin salgısıyla bes­lenen ve bronş duvarım örterek bir set oluşturan mukus katmanıyla karşılaşır. Ayrıca titrek tüylü epitel hücrelerinden oluşan bir temizlik sistemi de vardır. Bu tüyler fırça gibi çalışarak yabancı maddeleri ve mukusu sürekli dışarıya doğru süpürür. Ama koruyucu sistem­lerin etkinliğini azaltan koşulların orta­ya çıkması ya da bu sistemlerin aşın yüklenmesine bağlı olarak bronşlar ilti­haplanabilir. Sonuçta sık sık görülen ve genellikle Önemli sayılmayan bir hastalık olan bronşit ortaya çıkar. Bu akut iltihap bronş ağacının ince dalları­na kadar ulaşıp çevre akciğer dokusuna da yayıldığında bronkopnömoniye, ya­ni bronş-akciğer iltihabına dönüşmüş olur.
NEDENLERİ
BronkopnÖmoni etkeni olan streptokok, stafilokok, pnömokok, ve Friedlânder basili gibi bakteriler tek başlarına ya da bazen birkaçı bir arada bulunur.
Olguların çoğunda bronş-akciğer il­tihabı, larenjit (gırtlak iltihabı) ve fa­renjit (yutak iltihabı) gibi üst solunum yollarının virüs ya da bakteri kökenli il­tihaplarından sonra görülür. Üst solu­num yolu iltihaplan ise çoğu kez genel hastalıklara bağlı ikincil hastalık komplikasyon) olarak ortaya çıkar. Bu komplikasyonlar çocuklarda grip, boğ­maca, kızamık ve difteri, erişkinlerde tifo, bruselloz (Malta humması), septi­semi gibi bulaşıcı hastalıklardan, ayrıca kalp yetmezliği, zehirlenmeler ve cerra­hi girişimlerden, sonuç olarak vücudun direncini azaltan her türlü gelişmeden kaynaklanır.
Bronş-akciğer iltihabını hazırlayan etkenler:
• Uzun süre yatakta kalan hastalarda akciğerin alt loblarında kan göllenmesi.
• Akciğerde tümör oluşumu sonucunda
bronş tıkanmasına bağlı olarak bir bölgenin hava alamaması
BELİRTİLERİ
Bronş-akciğer iltihabı belirtileri başlan­gıçta genellikle üst solunum yolları nez­lesi ya da başka bir organ hastalığının belirtilerine benzer. Gelişen iltihap has­tanın genel durumunu bozarak ateş yük­selmesi, yorgunluk, halsizlik, Öksürük ve bazen kanlı olabilen balgam, nabız ve solunum sayısında artış gibi belirtilere yol açar. Bazı olgularda şiddetli baş ağ­rısı, dalgınlık ya da hezeyan gibi daha ağır belirtiler görülebilir. Bazen belirti­ler fark edilemiyecek ölçüde hafiftir.
Akciğer iltihabından farklı olarak bronş-akciğer iltihabı çok değişik biçim­lerde gelişebilir. Belirtileri yok denecek ölçüde az olan, kısa süreli çok hafif ol­guların yanı sıra akut ve ağır, uzun süren ya da yineleyen olgulara da rastlanır.
TANI
Tipik durumlarda bronş-akciğer iltihabı tanısı koymak son derece kolaydır. Özellikle,
• üst solunum yollan enfeksiyonu sıra­sında düşen ateş yeniden yükselir;
öksürük ve balgam çıkarma başlar;
• genel durum hızla bozulur.
Bu veriler daha sonra bir akciğer fil­miyle kesinleşecek olan bronş-akciğer iltihabı olasılığını düşündürmeye yeter.
Ama tanıya ulaşmak her zaman bu kadar kolay olmaz. Özellikle kalp has­talan, amfizem ve kronik bronşit gibi kronik solunum yolu enfeksiyonlan ya da genel durumu bozan başka hastalık­ları olan yaşlılarda, ayrıca alkol bağım­lısı kişilerde farklı belirtiler ortaya çıka­bilir: Ateş hemen hemen yoktur. Buna karşılık genel durum ve dolaşım olduk­ça bozuk, nabız ve solunum sayısı art­mış, dil kuru ve kırmızıdır. Öksürük az­dır. İştahsızlık süreklilik gösterir. Za­manında tanı konulamazsa hastalık öl­dürücü olabilir.
Yeni geliştirilen antibiyotikler en ağır olgularda bile bronş-akciğer iltihabı tedavisinde başarı oranını eskiye göbı tedavisinde başarı oranını eskiye göre artırmıştır.

Hastalığın geçmesi için bazen bir hafta gibi kısa bir süre yetebilir. Bazen de ge­rilemeler ve alevlenmelerle daha uzun sürebilir. Alevlenmeler genellikle akci­ğerde yeni odakların enfeksiyonu sonu­cunda gelişir. En ağır durumlar, birden çok mikroba bağlı olarak ortaya çıkar. Örneğin, nezle virüsü ile stafılokok ya da streptokok gibi bakterilerin birlikte bulunması hastalığı ağırlaştırır.
Antibiyotik tedavisiyle iyileşmenin sağlandığı olgularda hastalık belirtilen bir ya da iki gün sonra hafifler ve ateş gi­derek düşer. Buna karşılık yapısal bo­zukluklar daha yavaş düzelir. Muayene­de akciğer dinlenirken duyulan hırıltılı sesler uzunca bir süre daha sürer. Radyo­lojik incelemede hastalık belirtilerini» gerilemesi ve kaybolması da birkaç haf­tayı bulur. Muayene ve radyolojik ince­leme sonuçlannın bu kadar geç düzelme­sinin nedeni, akciğerdeki iltihap odakla­rının yavaş iyileşmesinden kaynaklans. Gerçekten de, antibiyotikler yalnız en­feksiyondan sorumlu bakterileri yok eder. Ama bronş-akciğer iltihabının te­mizlenmesini çabuklaştıncı bir etki yap­mazlar. Bu nedenle ateş ve öksürük be­lirtilerinin kaybolmasına bakarak antibi­yotik tedavisinin kesilmesi, dokulank yeniden bakteri üremesine yol açabilir.
Yetersiz ya da yanlış tedavi uygu­lanmış olgularda yeni komplikasyonlac özellikle de akciğer zarı iltihaplanma» görülebilir. Bu arada ateş, öksürük, bal­gam çıkarma, solunum güçlüğü gibi be­lirtiler de sürer. Ender olarak hastaü. uzun bir zamana yayılarak kronikleşebilir.
Kronik olgularda, hastalık etkenü kesin biçimde ortaya çıkaracak zam. yöntemleri kullanılmalıdır.

TEDAVİ
Antibiyotikler. Bronş-akciğer iltihafc tedavisinin temeli antibiyotiklere damr. Bu tedavi hastada enfeksiyon etkeni ya da etkenlerinin bakteri kültürü yapı­larak ortaya çıkarılması, sonra da anti-biyogram ile bu bakterilerin duyarlı ol­duğu antibiyotiklerin saptanması saye­sinde daha başarılı biçimde yürütülür. Yapılacak incelemeler için öksürükle atılan balgamdan alınacak örnek genel­likle hastalık etkeni olmayan başka mikroplarla da bulaşık olduğundan doğ­ru tanıya ulaşmada büyük zorluk yara­tır. Bu nedenle bazı özel yöntemlerin ( uygulanması gerekecektir.
Balgamda bulunması kaçınılmaz olan yanıltıcı bakterilerden kurtulmak için incelenecek Örneğin doğrudan bronşlardan alınması gerekebilir, Bron-koskop gibi bronşlara uzatılan aletlerin kullanıldığı bu işlem kronik bronşitli hastalara uygulanır. Akut durumlarda ise hem hastanın genel durumunun çok bozuk olması nedeniyle, hem de antibi­yotik tedavisine hemen başlanması ge­rektiğinden uzun zaman alan inceleme­lere girişilemez. Akut bronş-akciğer za­rı iltihabında antibiyotik tedavisine baş­lanmasına karşın hastalık gerilemezse, yukarıda sözü edilen özgün antibiyotiği belirleme işlemi zorunlu hale gelir. Aşağıdaki veriler genel olarak antibiyo­tik tedavisini yönlendirebilecek yeterli­liktedir.
• Hastanın özgeçmişi. Hastanın daha önceki sağlık durumuna ilişkin olarak kendisinin ya da yakınlarının anlattıkla­rı.
• Epidemiyolojik durum. Toplumda yaygın enfeksiyon etkeni olan ya da en azından hastaneye gelen olgularda sap­tanan bakteri türlerinin bilinmesi. Bu bakterilerin çeşitli antibiyotiklere karşı duyarlılığının saptanması.
• Belirtiler ve bu belirtilerin şiddeti. Bu veriler temel alınarak, Özellikle ağır gidişli olgularda ve genel durumu bo­zuk hastalarda tam konur konmaz bak­terilere karşı tedaviye hemen başlanabi­lir.
Başka yardımcı ilaçlar. Akut bronş-akciğer iltihabının tedavisinde antibiyotikler dışında, merkez sinir sis­temini uyaran, kalp ve dolaşımı güç­lendirici, öksürük giderici ilaçlar, vita­minler kullanılır. Ayrıca dinlenme, iyi havalandırılmış ve ısıtılmış ortamlarda bulunma, besleyici, ama kolay sindiri-lebilen yiyecekleri yeme gibi genel sağlık ve beslenmeyle ilgili önlemler alınır.
KORUNMA
Üst solunum yollarını etkileyen ve bronş-akciğer iltihabına neden olabile­cek enfeksiyon odaklarının temizlen­mesine yönelik koruyucu önlemler çok önemlidir. Özellikle ilk çocukluk çağın da ve ileri yaşlarda hem enfeksiyon sü­recini, hem de organizmanın savunma sistemini güçlendirebilecek önlemler ve tedavi yöntemleri hızla uygulanmalıdır. Üst solunum yollan ve bronş enfek-siyonlanna karşı antibiyotiklerle yapı­lan koruyucu tedaviler tartışmalıdır.

Bu yazı toplamda 2, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

AddThis Social Bookmark Button

Akciğerlerin Genel Özellikleri Nelerdir?

10 Mayıs 2010 turfat Kategori: Sağlık | Yorum yok »

Akciğerlerin genel özellikleri nelerdir?
İnsanların göğüs boşluğunda biri sağa, öbürü sola yerleşmiş iki akci­ğer vardır. Bunların üstünü akciğer zarı (plevra) Örter. Süngersi, esnek ve kabaca koni biçimindedirler. Her birinin tepesi daralarak yuvarlaklaşırken tabam geniş bir yüzey oluşturur. Renkleri çocukta grimsi be­yaz, yaşlılarda solunumla almarak biriken yabancı maddeler nedeniyle  daha koyu renklidir.

Bu yazı toplamda 1, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

AddThis Social Bookmark Button

AKCİĞERE GİREN HAVANIN ÖZELLİĞİ NASIL OLMALIDIR?

10 Mayıs 2010 turfat Kategori: Sağlık | Yorum yok »

Solunumla akciğere giren havanın özelliği nasıl olmalıdır?
Hava bileşiminin Önemi özellikle solunum yolu hastalıklarında ve alerjik durumlarda iyice ortaya çıkar. Havadaki oksijen, karbon dioksit, azot ve su buharı oranlarının sürekli uygun düzeylerde olması ge­rekir. Havanın ısısı da değişmemelidir. Ayrıca hava toz, çiçek tozu, bakteri, mantar sporları gibi yabancı maddelerden olabildiğince arın­mış olmalıdır.

Bu yazı toplamda 1, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

AddThis Social Bookmark Button

ALKOL BRONŞ-AKCİĞER HASTALIĞINA ETKİSİ NEDİR?

10 Mayıs 2010 turfat Kategori: Sağlık | Yorum yok »

Alkol bronş-akciğer hastalıklarına olan yatkınlığı artırır mı?
Alkolün kuşkusuz böyle bir etkisi vardır. Bu etki hem doğrudan solu­num reflekslerini, hem de organizmamn enfeksiyonlara verdiği yanıtı zayıflatmasından kaynaklanır.

Bu yazı toplamda 2, bugün ise 2 kez görüntülenmiş

AddThis Social Bookmark Button

PNÖMOKONYOZLAR

10 Mayıs 2010 turfat Kategori: Sağlık | Yorum yok »

PNÖMOKONYOZLAR
Pnömokonyozlar, mineral tozlarının solunum yoluyla uzun süre alınması so­nucunda bunların akciğerlerde birikme­siyle oluşur. Bu tozlar, özellikle bazı sanayi dallarında bol miktarda bulundu­ğundan, pnömokonyoz bu işkollarında çalışanlarda sık görülür ve bir meslek hastalığı olarak değerlendirilir.
Pnömokonyozda belirtiler, hastalığa neden olan tozun özelliklerine göre de­ğişir; asal tozlarla (karbon, demir) za­rarlı tozlar (silikat, asbest, berilyum) çoğunlukla bir arada bulunduğundan bunların arasında bu1 ayrım yapmak ko­lay değildir. Gene de asal tozlar tek ba­şına solunum bozukluğuna neden ol­mazken, zararlı tozlar akciğerde bağdoku artışına (sklerozan pnömokonyoz) yol açarak solunum yetmezliğine neden olabilir.
Tozlu ortamda uzun süre bulunmak her zaman pnomokonyoza yol açmaya­bilir. Tozun fiziksel özellikleri solu­num yollarına girmesine uygun olma­yabilir; bunun yanı sıra vücutta hava yoluyla gelen küçük parçacıkları uzak­laştırmak için mekanizmalar vardır. Bu mekanizma özellikle asal tozlara kar,şı geçerlidir. Mineral parçacıklarının ha­vada asılı kalma özelliği, parçacıkların ağırlığına, büyüklüğüne ve yoğunluğu­na göre değişir. Genel olarak çapı 10 mikronun (mikron: bir milimetrenin binde biri) altında olan parçacıklar ha­vada asılı kalarak gırtlağa ulaşabilir; çapı 5 mikrondan küçük olanlar küçük bronşlara erişebilir. Daha büyük parça­cıkların çoğu soluk borusu-bronş ağacı­nın mukuslu kirpiksi uzantı sistemi ta­rafından durdurulur ve yutağa geri geti­rilir. Solunum sistemine giren çok kü­çük parçacıkların büyük bir bölümü makrofajlar (büyük yutucu hücreler) ta­rafından yutulduktan sonra lenf yolla­rıyla bölgesel lenf bezlerine getirilir.
Akciğere gelen toz ya da parçacıkla­rın miktarı, pnömokonyozlann ortaya çıkışında önemli rol oynar; parçacık miktarı çok fazla olursa savunma engeli yetersiz kalır ve temizleme mekanizma­sına çok fazla iş düşer.
SİLİKOZ
Silikoz, solunum yoluyla pnömokonyoz yapabilecek miktarda silikat parçacığı alınması sonucu gelişir.
En ağır meslek hastalıklarından biri­dir; günümüzde sıklığı azalmış olsa da önemini korumaktadır.
Nedenleri
Silikozda başlıca etken serbest silikat, silisyum dioksittir (SiO2). Öteki amorf silikatlar, önemsiz zedelenmelere yol açar. En tehlikeli olanlar çapları 0,3-3 mikron olan kristal yapılı parçacıklardır (kuvars, tridimit, kristobalit).
Silikoz tehlikesi olan başlıca işkol-lan arasında, kuvarslı kayaların bulun­duğu madenler, kuvars taşı işçiliği, gnays ve granit işçiliği, seramik ve por­selen işleri, silikat tıraşlaması, döküm­hane işleri (dökümhane yerlerinin ha­zırlanması, toprak kazılması, dökümha­nede çapakların temizlenmesi, kum iş­leri, çelik ergime fınnlannm eritilmesi vb) sayılabilir.
Silikat tozunun bulaşma tehlikesi olan öteki meslekler, tıraşlama yapılan işkollandır. Geçmişte kullanılan kumlu taş ve kuvarsın yerini günümüzde ya­pay maddeler (alundum ve karbürün­düm) almıştır ve bunlar yalnızca silikat anıklan içerir.
Belirtileri
Geçmişte, yüksek miktarda kuvars içe­ren parçacıkların solunum yoluyla aşırı miktarlarda alınması sonucunda, kısa sürede (2-4 yıl içinde) ölümle sonlanan tablolar ortaya çıkıyordu. Olguların ço­ğunda siükoza veremin eklendiği görü­lüyordu (siliko-tüberküloz). Günümüz­de çalışma koşullarının düzelmesi sonu­cunda, hızla ilerleyen silikoz olguları görülmemektedir. Ama yavaş (15-30 yıl) ilerleyen tablolar hâlâ sık olarak görülmektedir.
Başlangıçta belirti görülmez. Rad­yolojik bulgular bile kesin değildir. Si-likozun hastalığa Özgü olmayan ilk be­lirtileri arasında sayılan bronşit bir yana bırakılacak olursa, ilk olarak güç har­canması ile ortaya çıkan nefes darlığı görülür. Bu durum akciğerlerdeki bağ­doku artışı ve her zaman bununla bir­likte olan amfizem sonucunda gaz alışverişini sağlayan hava keseciklerinin (alveol) yüzeyinin azalmasma ve güç harcama (efor) sırasında artan solunum gereksiniminin yeterince karşılanama-masına bağlıdır.
Nefes darlığı başlangıçta her zaman güç harcanması ile birliktedir ve gide­rek fiziksel etkinlikleri engeller. Önce­leri hastaya rahatsızlık vermezken son­raları yürüme sırasında, hatta hasta isti­rahat ederken bile ortaya çıkabilir. Ge­nellikle bu durum, hastalığın başlangı­cından birkaç yıl sonra görülür. Hasta­nın öteki yakınmaları, göğüste hafif ağ­rı, çarpıntı, bazen kuru, daha sık olarak yapışkan balgamlı öksürüktür.
Hastalığın ilerlemesi) le, solunum yetmezliği belirtileri gitgide ağırlaşır. Nefes darlığı artar, zaman zaman astı­ma benzeyen krizler ve morarma (siya-noz) ortaya çıkar; parmakların uçları çomak biçimini alarak kalınlaşır, so­nunda kronik akciğer-kalp hastalığı ge­lişir.
Hastalık düzensiz ilerlerse de, solu­num yetmezliğinin ilk belirtileri ortaya çılanca gidişi kötüleşir. Sıklıkla hastalı­ğın yanı sıra verem de görülür.
Tanı
Silikozda tanı hastanın silikat tozu solu­duğunu belirten öyküye göre ve radyo­lojik görünüme bakılarak konur. Rad­yolojik bulgular klinikte belirtilerin or­taya çıkmasından önce de görülebilir. Bu nedenle riskli meslek gruplarında çalışanlar düzenli aralarla radyolojik denetimden geçmelidir.
Hastanın balgamının bakteriyolojik açıdan incelenip verem enfeksiyonu olup olmadığının anlaşılması büyük önem taşır.
Silikozlularda akciğer fonksiyon testleri, akciğerdeki örselenmenin de­ğerlendirilmesini sağlar. Başlıca işlev­sel bozukluklar amfizem ve bağdoku artışına bağlı olarak ortaya çıkar.
Komplikasyonlar
Silikozda başlıca komplikasyonlar ve birlikte görülen önemli hastalıklar şun­lardır:
• Kronik bronşit, akut solunum yol­ları ve akciğer enfeksiyonları – Silİkoz genellikle akciğerdeki iltihapların (bronş-akciğer iltihapları, akciğer iltiha­bı, apse) ortaya çıkmasını kolaylaştır-mazsa da, silikozlularda bu hastalıkların gidişi ve sonu ağırlaşır. Hasta sık sık araya giren akut akciğer hastalıkları ne­deniyle yitirilir.
• Akciğer anı fi/e m i – Silikozla birlikte hemen her zaman amfizem de vardır. Bu hastalık, bağdoku artışına bağlı geli-şe solunum bozukluklarını daha da ağırlaştırır.
• Akciğer veremi – Silikozlularda en sık rastlanan ölüm nedenlerinden biri­dir; silikozun en sık görülen kompli-kasyonudur. Verem basillerinin, içinde silikat parçacıkları bulunan makrofaj-larda, içinde silikat parçacıkları bulun­mayan makrofajlara oranla daha kolay ürediği kanıtlanmıştır. Bu durum silikat parçacıklanyla yüklü makrofajlarm (büyük yutucu hücreler) bu durumdan olumsuz etkilenmesine ve verem basil­lerini öldürememesine bağlanmıştır. Bunun gibi, akciğer dokusunun yeterli oksijen alamaması verem basilinin en­feksiyon oluşturmasını kolaylaştırabi­lir. Bu durumda veremin yapısal özel­likleri değişir, kronik hastalık ilerleme­ye başlar ve kan yoluyla yayılabilir.
• Kronik akciğer – kalp hastalığı -Kalp ve dolaşım sistemi de akciğerdeki silikozdan etkilenebilir. En sık rastlanan sonuç kronik kor pulmonaledir. Akciğer dolaşımındaki direnç belli bir sının aşınca, kor pulmonale ortaya çıkar. Sağ kanncıkta aşın büyüme, toplardamar basıncında artış, morarma, nefes darlığı, uykuya eğilim, baş ağnsı, tipik elektro-kardiyografik bulgular ile böbrek, kara­ciğer ve beyinde bozukluklar görülür.
Akciğer kanseri – Akciğer kanseri ve silikozun birlikte ortaya çıkması, siliko­zun akciğer kanseriyle ilgisini akla ge­tirmektedir. Son yıllarda bu konuda ya­pılan çalışmalardan elde edilen istatistik veriler, silikozun akciğer kanserini ko-laylaştrncı bir etken olmadığını göster­miştir. Dökümhanelerde çalışan silikoz-tu işçilerde akciğer kanseri sıklığının artması, daha çok dökümhanede işlenen ürünlerde kanserojen (kanser yapıcı) maddelerin bulunmasına bağlıdır. Özel­likle mineral yağlarla işlenmiş kumlar kanserojen maddeler (polisiklik aroma-tikler) içerir
Gidişi
hava keseciği Silikoz, kronik ve yavaş gelişen bir has­talıktır. Hastalığın gidişi ise oldukça değişkendir; tehlikeli miktarda toza ma­ruz kalma süresine, solunumla alınan tozun yoğunluğuna ve tozun içindeki silikat miktarına bağlıdır.
Tozlu ortamda çalışan işçi, bağdoku artışının başlangıç evresinde işi bırakır­sa, komplikasyonlar oluşmadan birkaç yıl İlerleyen hastalık belirgin biçimde duraklar. Bazı olgularda yapısal bozuk­luklar ilerleyebilir ve yıllar sonra ölüme yol açabilir.
Tozlu ortamda çalışmaya son veril­mezse ya da oldukça ilerlemiş bir evre­de iş bırakılırsa, hastalık ölümcül bir bi­çimde ilerler. Akciğer filminde birbiriy­le birleşme eğilimi olan silikozlu alan­ların olması, hastalığın hızlandığını ve kötü sonuçlanacağını gösterir.
Silikatça zengin tozların solunum yoluyla aniden ve bol miktarda alınma­sı, akut silİkoza yol açar. Bu, hızla iler­leyen, birkaç yıl ya da ay içinde Ölümle sonlanan bir hastalıktır.
Hastalığın ilerlemesiyle nefes darlı­ğı belirginleşir, istirahat ederken bile ortaya çıkabilir. Kalp atım hızında artış ve morarma da vardır. Kronik bronşite akut bronşit nöbetleri de eklenir. Daha sonra akciğer damarlarındaki direnç ar­tışına bağlı olarak sağ kalpte yüklenme belirtileri ortaya çıkar. Sağ karıncıktaki yük ağırlaşır ve kısa süre sonra kalp yetmezliği ortaya çıkar.

Beklenen Gidişi (Prognoz)
Başlangıç evresinde, toza kısa süreli ya da az miktarlarda maruz kalındıysa, hastalık iyiye doğru gider. Gene de bu durumda lezyonlar uzun süre varlığını sürdürebilir. Buna karşılık, başlangıç evresinde kısa sürede bol miktarda sili­kat tozuna maruz kahnmışsa, hastahk tozlu ortamda çalışmanın kesilmesin­den sonra bile, ilerleme eğilimi göste­rir.
Yapısal değişikliklerin ortaya çıktı­ğı evrelerde, gerek hasann önüne geçi­lemez biçimde ilerlemesinden, gerek başka hastalıkların da ortaya çıkmasın­dan Ötürü hastalığın gidişi ağırdır.Tedavi
Silikozda nedene yönelik bir tedavi yoktur; tümüyle belirtilere yönelik teda­vi uygulanır. Burada özellikle önem ve­rilmesi gereken durum, akut akciğer ve solunum yollan iltihabının Önlenmesi için vaktinde Önlem almak ve tedavi uy­gulamaktır. Silİkozlu hastalarda solu­num yolu enfeksiyonları güçlü antibiyo­tiklerle tedavi edilmelidir.
OTEKI PNÖMOKONYOZLAR
• Asbestoz – Asbest tozlarının solunum yoluyla alınmasına bağlı gelişen bir hastalıktır, Asbest, silikat, demir, mag­nezyum, alüminyum ve kalsiyum hid­ratlarının karışımıdır ve lifsi bir yapısı vardır. Bu durum asbeste dokusal özel­likler kazandırmıştır. Asbest tozlan, bu maddenin ocak ya da mağaralardan çı­karılması, aynlması ya da liflerle çalış­ma sırasında ortaya çıkar.
Hafif, mikroskopik parçacıklar olan asbest lifleri havada kolayca yayılabilir. Bu Özellikleri nedeniyle en azından as­bestle çalışılan bölgelerin çevresindeki hava da liflerle kirlenir ve meslekleri gereği asbestle uğraşmayan kişiler de asbest tozuna maruz kalabilir.
Asbestoz belirtileri, silikozdan daha erken ortaya çıkar ve solunum yollan-ırnı tahriş olduğunu gösterir. Önceleri güç harcama (efor) ile, sonra dinlenir­ken de nefes darlığı ortaya çıkar. So­nunda kronik kor pulmonale belirtileri gelişir. Aynca akciğer zan da sıklıkla etkilenir.
‘ Asbestle çalışanlarda akciğer kanse­ri tehlikesi yüksektir.
Akciğer zarı ve karın boşluğunda mezotelyom – Kötü huylu mezotelyo-mun (seröz boşlukları örten zar hücrele-nnden kaynaklanan kanser) en sık görü­len nedeni asbesttir.
Tümör sinsi ilerler. Başlangıçta gö­ğüste ağn vardır ve akciğer zarının (plevra) yapraklan arasında sıklıkla kanlı sıvı toplanır. Hastalık ilerledikçe tümör çevre dokuya yayılır ve göğüs duvan tümüyle tümörün istilasına uğ­rar. Bu nedenle, komşu dokularla ilgili belirtiler görülür.
• Karın zarı mezotelyomu – Asbest lifleri kama lenf yollarıyla ya da besin­lerle alınmışlarsa bağırsak duvan yo­luyla taşınırlar.
Hastalığın gidişi akciğer zanndaki hastalıktan daha sinsidir. Kannda ger­ginlik, rahatsızlık ya da ağn vardır. Bu yakınmaların yeri tam olarak belirlene-mez; kann organlanyla ilgili başka has­talıklarla kanşabilir. Aynı zamanda sin­dirim kanalıyla ilgili rahatsızlıklar ve kusma da görülebilir. Gene de ağn, ak­ciğer zan hastalığındaki gibi belirleyici değildir.Hastalığın ilerlemesiyle hastada sili­kozdan Önce solunum yetmezliği ve kalp yetmezliği ortaya çıkar.Hastalık yerleştikten sonra tedavi yalnızca belirtilere yöneliktir.
• Sideroz – Pek çok işkolunda demir tozlan ya da bunların oksitleri solunum yoluyla vücuda girer. Çok az işkolunda saf demir solunur. Demir en çok silikat tozlanyla birlikte alınır.Saf ya da safa yakın demir tozuna, özellikle iyi havalandırılmamış ortam­larda uygulanan tel lehimleyiciliği, de­mir ve çelik levhacılığı, gümüş temizle­yiciliği, elektroliz yöntemleriyle demir oksit oluşturulması ve elle demir mermi yapımı gibi işkollarında rastlanır.
Siderozda solunum İşlevlerinin bo­zulduğunu gösteren belirtiler yoktur: Genel olarak, solunum yollan örselenir, san balgam çıkarılır ve bazen kronik bronşit görülür.
• Antrakoz – Solunum yoluyla alınan kömür taneciklerinin akciğerde destek dokusunda depolanmasıyla ortaya çıkar; solunum işlevlerinde bir bozukluk yoktur.
Kömür tozlarının solunum yoluyla; alımım, solunum yollannda tahrişe ve siyah balgamla birlikte kronik bronşite neden olur. Genellikle bunun dışında belirti yoktur. Solunum sırasında kö­mür tozuyla birlikte, silikat parçacıklan da alınırsa, madencilerde olduğu gibi, antrasilikoz ya da madenci pnömokon-yozu oluşur. Bu hastalıkta da silikozda-ki bozukluklar ortaya çıkar.
• Baritoz – Baritin (baryum sülfat) çe­şitli biçimlerde kullanıldığı işkollarında (macun hazırlanması, boyama, pudra yapımı, deri tabaklaması, lastik sanayi­si, amyant, çimento, plastik maddeler ve seramik yapımı) çalışanlarda görü­lür.
Hastalıkla daha sık karşılaşanlar öğütücüler ve püskürtme işinde çalışan­lar; daha az karşılaşanlar ise, madenci­ler ve malzemenin aynştınlması işiyle uğraşanlardır.
Baryum tozlarının solunum yoluyla alınması, genellikle solunum işlevinde bozukluklara yol açmaz; yalnızca bronş iltihabına bağlı bazı bozukluklara ne­den olur.
Berilyöz – Berilyum tozlarının solu­num yoluyla alınmasına bağlı bir pnö-mokonyozdur.
Pek çok berilyum bileşeni hastalığa neden olabilir. En tehlikeli olan bileşen berilyum oksittir. Öteki madenlerde ol­duğu gibi, akciğerde bağdoku artışına ve bağdoku tepkimesi yol açar.
Yakınmalar, silikozda olduğu gibi, zedelenmenin radyolojik olarak ortaya konmasından daha sonra ortaya çıkabi­lir. İlk belirtiler öksürük ve nefes darlı­ğı, bunlara eklenen solunum yetmezliği ve daha sonra da kalp yetersizliğidir.

Bu yazı toplamda 2, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

AddThis Social Bookmark Button

ZATÜRRE

10 Mayıs 2010 turfat Kategori: Sağlık | Yorum yok »

ZATÜRREE: Pnömoni adıyla da tanınan zatürree, hava keseciklerinin (alveol) kılcal da­marlardan sızan sıvıyla dolması sonucu oltaya çıkan, daha sonra pıhtılaşan bu sıvının etkilediği bölgenin süngersi ya­pısını yitirip seıtleşmesiyle gelişen bir akciğer iltihabıdır. İltihaplanma akciğe­rin bir lobunu bütünüyle ya da kısmen kaplayabi lir. Lezde bronkoskopi sırasında alınan bronş salgısının incelenmesiyle etken bakteri ya da bakteriler saptanarak gerekli te­davi uygulanabilir. Ama hastalığa ne­den olabilecek birçok bakterinin insan­da hastalık ortaya çıkmadan önce çü­rükçül (saprofit) olarak, yani hastalığa yol açmadan yaşadığı da unutulmama­lıdır. Bu nedenle zatürreenin vücuda direnç sağlayan sistemlerin zayıflama­sının bir rüse bağlı enfeksiyonları, aşırı soğu­ğun etkisi, alkol zehirlenmesi, yetersiz beslenme ve ruhsal çöküntü (depres­yon) gibi nedenlerle zayıflayabilir.Solunum yollarında enfeksiyonlara karşı savunma sistemleri vardır. Gırtla­ğı aşan enfeksiyon etkenleri akciğerlere doğru ilerlerken öksürükle uzaklaştırıl­maya çalışılır. Ayrıca solunum yolların­daki epitel hücrelerinin sürekli titreşen yonlar bronşiyollerı de kapsayan yay­gın odaklar biçiminde görülürse hasta­lık bronş-akciğer iltihabı (bronkopnö-moni) olarak adlandırılır.Zatürreenin başlıca etkeni bakteri­ler, daha seyrek olarak da virüs ve man­tarlardır

BAKTERİ KÖKENLİ ZATÜRREE
Akciğerlerde iltihaplanma sürecine yol açan başlıca bakteriler pnömokok, Klebsıella pneumomae, streptokok ve stafilokoklardır. Balgamın, özellikle rur. Gene de bakteriler hava kesecikle­rine ulaştığında, çoğalmaları için pek uygun olmayan nemli bir ortamla karşı­laşır. Ayrıca fagositoz denen bir süreç içinde bakterileri ve yabancı parçacık­ları yok eden makrofaj adlı hücreler de akciğer ortamında bakterilerin çoğal­masını güçleştirir. Çeşitli koşullara bağ­lı olarak bu savunma dengeleri bozul­duğunda, zatürree başlayarak ilerleye­bilir.

Bazı kişilerin zatürreeye yatkınlığı olduğu söylenebilir. Kolayca, hatta ya­şam boyu 10-20 kez zatürreeye yakalamlabilmesi bu tür bir yatkınlığa bağlan­maktadır. Zatürreeye erkekler kadınlara göre daha kolay yakalanırlar. Siyah ırktan kişiler hastalığa karşı daha duyarlı­dır.

Görülme Sıklığı
Zatürree ve bronkopnömoni gibi akci­ğer enfeksiyonları, özellikle kış ayla­rında oldukça sık görülür. Bu hastalık­lar antibiyotik kullanımına karşın önemlerini korumakta ve ölüme yol açabilmektedir. Zatürreeye her yaşta yakalanmak olasıdır. Ama hastalık bir yaşın altındaki çocuklarda ve yaşlılar­da daha çok görülür ve ağır seyreder. Özellikle kentlerde ve soğuk mevsim­lerde, gelir düzeyi düşük kesimlerde daha yaygındır.

Belirtileri
Hastalık genellikle birden başlayıp hız­la ilerler. Sabah yatağından kalktığında bütünüyle sağlıklı görünen bir kişi bir­kaç saat geçmeden kendini kötü hisset­meye başlayabilir. Daha sonra vücut sıcaklığı yükselir ve ürperme görülür. Hasta sağlığının bozulduğunu ve ateşi­nin yükseldiğini fark ederek dinlenme isteği duyar. Ateş birkaç saat içinde 39°C-40°C’ye değin yükselir, ürperme-ler giderek artar. Son derece bitkin ve yorgun olan hasta, akciğerin hastalığa tutulan lobuna bağlı olarak yeri deği­şen güçlü bir ağrı duyar. Genellikle ön­de meme bölgesi, arkada ise kürek ke­miğinin ucunda duyulan ağrı, solunum hareketlerine ve öksürüğe bağlı olarak şiddetlenir.Akciğerlerde ağrıya duyarlı duyu sinirleri bulunmaz. Ağrıyı başlatan et­ken iltihaplanma sürecinin hızla akci­ğer zarına yayılması ve fibrinli (kuru) akciğer zarı iltihabının ortaya çıkması­dır. Özellikle akciğer zarının dış kat­manı yoğun duyu lifleri taşır ve en kü­çük zedelenmeye karşı ağrı yanıtı ve­rir. Böylece solunum sırasında ağrının keskinleşmesi kolayca anlaşılabilir. Akciğerin her genişlemesinde akciğer zarının iki katmanı birbiriyle sürtünme sonucunda Örselenir, bu da sinir iletimi yoluyla ağrı olarak algılanır.

Aynı süreç hastanın kuru ve hırıltılı öksürükten yakınmasına yol açar. Has­talığın değişmez belirtisi olan kuru ve hırıltılı öksürük, bronş, soluk borusu ve gırtlak mukozasının mekanik uyarı­ya verdiği yanıt biçimidir. Zatürreede uyan, bazen kan şeritleri de içeren ve az miktardaki tükürükle çıkarılan bal­gam kütlesinden oluşur. Hasta yatakta ağrıyı önlemek ya da en aza indirmek için iltihaplı akciğer lobunun bulundu­ğu yana doğru yatar.

Akciğerdeki iltihabın yaygınlığına göre az ya da çok şiddetli bir solunum güçlüğü görülür. Su içme gereksinimi duyulsa bile iştah kesilmiştir. Bunlar birkaç saat içinde birbiri ardına ortaya çıkan ilk belirtilerdir.Hastalığın akciğerlerdeki gelişme süreci izlenirse, Önce hava kesecikleri­nin sıvıyla dolduğu görülür. Gaz alış­verişinin gerçekleştiği hava kesecikleri duvarında yoğun bir kılcal damar ağı vardır. Küçük atardamarlar ile toplar­damarları birleştiren son derece ince çaplı kılcal damarlardan sızan sıvı ve alyuvarlar hava keseciklerinde toplan­maya başlar. Bu, hastalığın ilk evresi, yani dolma dönemidir. Damarlardan sızan sıvıyla dolmuş keseciklere artık hava giremez. Oksijen-karbon dioksit alışverişinin gerçekleştiği yüzey gide­rek azalır. Sonuçta solunum güçlüğü ve vücudun oksijen gereksinimini kar­şılamak için daha sık soluma çabası gi­bi belirtiler ortaya çıkar. Hastalığın ilk gününde görülen bu belirtiler hastayı hekime başvurmaya zorlar. Tanı kon­duktan sonra hastalığın ilerlemesini önleyecek uygun antibiyotik tedavisi­ne başlanır.

İlk günün gecesinde ve er­tesi gün yakınmaları süren hasta rahat biçimde yalamaz. Bazen şiddetli baş ağrısı ve yüksek ateş nedeniyle dalgmlık ve algılama bozuklukları görülebi­lir. Yakınlarında korku uyandırabile­cek bu tür belirtiler geçicidir. Hasta alt ya da üst dudağında küçük bir şişlik duyumsayabilir..Kısa sürede kırmızıla-şan, ardından içi sıvı dolu kabarcıklara dönüşen ve birkaç günde kabuk bağla­dıktan sonra iz bırakmadan kaybolan bu lezyon dudakta oluşan bir uçuktur. Herpes simplex virüsü vücut direnci­nin kırılmasından yararlanarak uçuğa yol açar. Hastalığın ikinci ve üçüncü günlerinde iştahsızlık, aşın susama, kuru ve beyaz dil, miktarı azalmış ve bekletildiğinde açık renk tortu bırakan idrar gibi belirtiler de görülür.
Dolma döneminin ardından öksü­rükle çıkarılan balgam kırmızımsı bir renk alır. Bu durum akciğerlerde dol­ma döneminden, kırmızı karaciğerleş-me (hepatizasyon) dönemine geçildiği­nin bir göstergesidir. Hastalığın geliş­tiği akciğer bölgesindeki sıvı ve alyu­varlarla dolan hava keseciklerinde iler­leyen pıhtılaşma sonucu ağsı yapıda fibrin kütlesi oluşurken, fibrin lifleri arasında alyuvarlar gruplaşır.

Hastalık­lı bölgenin karaciğere benzer bir görü­nüm alması nedeniyle zatürreenin bu evresi “karaciğerleşme” ya da “hepati­zasyon” dönemi olarak adlandırılır.Hava keseciklerinde bulunan alyu­varlarla karışan bronş mukozası salgısı tükürükle dışarı atılır. Bu da balgama paslı ya da kırmızımsı bir renk verir. Ortaya çıkan bu belirtiler tedavide an­tibiyotikler ve öbür ilaçlar kullanılma­dan önce hastalığın 4-6. günlerinde gö­rülüyordu. Ateş hastalığın değişmez belirtisiydi. Daha sonra fibrin lifleri arasındaki alyuvarların yerini akyuvar­lar alıyor ve akciğer dokusunun renk de-ğiştirmesiyle “gri karaciğerleşme” döne­mi başlıyordu.

Ateş 7-9. günlerde şid­detli terlemeyle birlikte düşüyor ve iyi­leşme dönemine giriliyordu. Bu dönem­de hava keseciklerinde katılaşmış mad­deler çözülmekte, bunların bir bölümü öksürükle atılırken, kalan bölümü kana geri emilmekteydi.
Günümüzde antibiyotik tedavisiyle hastalığın gelişimi bir noktada durdu­rulup hızla iyileşme sağlandığından zatürreenin yukarıda açıklanan tipik gidişine pek rastlanmaz. Ama değiş­ken gidişli ve daha sessiz biçimler gö­rülebilir. Özellikle yaşlılarda ve alko­liklerde kronik zatürree biçimlerine rastlanır. Bunlar hafif ateş ile belirgin nefes darlığı dışında pek belirti ver­mez ve antibiyotiklere dirençlidir. Alı­şılmadık zatürree biçimlerinin nedeni mikroplara karşı oluşan savunma yanı­tının azalmasıdır. Hastalık etkeni mik­roorganizmalar bütünüyle yıkıma uğratılamadığmdan, sessiz başla­yan iltihaplanma kalıcı bir hal alır ve giderek vücudu daha çok yıpratır.

Tanı
Zatürree ve bronkopnömoni (bronş-akciğer iltihabı) tanısı yukarıda sırala­nan belirtilerin yanı sıra göğüs filmle­rinde akciğerin bir lobunu ya da akciğe­rin kenarları belirsiz, silik bir bölümü­nü etkileyen yoğunlaşma alanlarının görülmesine dayanır. Bunlardan ilki za­türreenin, ikincisi bronkopnömoninin göstergesidir. Hastalık etkeni olan mik­robu saptamak amacıyla balgam kültü­rü yapılmalıdır. Ama hastalığın şiddetli gidişi, tedavi öncesinde inceleme sonu­cunu bekleyecek zaman bırakmayabilir. Bu nedenle tedaviye balgam inceleme­sinin sonucu alınmadan başlanır, daha sonra elde edilen veriler doğrultusunda tedavi değiştirilir. Bu sırada göğüs filmleri çekilerek, tedavinin etkisi de­ğerlendirilebilir.

Tedavi
Pnömokok kökenli zatürreenin tedavi ilkeleri hastalığın şiddetine bağlıdır ve bir yandan hastalık etkenini, öte yandan da ağır işlev bozukluklarını gidermeye yöneliktir. En çok kullanılan ilaç peni­silindir.
Olguların büyük bir bölümünde has­talık etkeninin yapısı belli değildir; en azından tedaviye başlarken saptanma­mıştır. Bu nedenle etki alam geniş, yan sentetik penisilinlerden biri ile tedaviye başlanması doğru olur.
Bazı genel önlemler hastanın evin­de de alınabilir. Ama zatürree yaşamı tehlikeye sokacak ölçüde ağırlaştığmda, hasta zaman yitirilmeden hastane­ye kaldırılmalıdır. Zatürreeli hasta aşı­rı terlediğinden, su kaybını karşılaya­cak ölçüde sıvı alınması, bu arada elektrolit dengesinin de korunması ge­rekir. Başlangıçta iştahsızlık nedeniyle sıvı ağırlıklı olan beslenme, genel du­rum iyileştikçe normale döndürülür. Hastalık karmaşık ve uzun bir gidiş gösterirse, hastayı bol vitaminli, yük­sek kalorili besinlerle güçlendirmek gerekir. Öksürük, hastayı çok rahatsız edici ölçüde artarsa öksürük giderici ilaçlarla denetlenebilir.

Zatürreenin ağır biçimlerinde, akut enfeksiyonun kronik bir akciğer hastalı­ğına eklenerek solunum bozukluklarını artırdığı görülürse oksijen verilebilir. Oksijenin etkili bir biçimde veril­mesi lastik maske kullanılarak sağlanır. Ama maske kullanı­mı hastaya aşın ölçüde rahatsizlik veriyorsa burun kateteri ya da ok­sijen çadırından yararlanılabilir. Tedavi süresi doğal olarak hastalığın gidişine bağlı olmakla birlikte, antibiyotikler en az 8 gün boyunca ya da hastalık bir haf­tadan fazla sürerse, ateş düştükten 2-3 gün sonrasına değin verilmelidir.

Ateşin yüksek olduğu dönemde bi­linç bulanıklığı ortaya çıkabileceği için hastayı yalnız bırakmamak gerekir.
Zatürreeye karşı etkili bir koruyucu önlem yoktur. Yalnızca nemli ortamlar­dan ve ani ısı değişikliklerinden kaçın­mak gerekir.

BAKTERÎ KÖKENLİ BRONKOPNÖMONİ
Bir ya da daha çok mikrobun etken ol­duğu akut solunum sistemi iltihapların­dan olan bakteri kökenli bronkopnömo-nide (bronş-akciğer iltihabı) hava kese­ciklerinin yanı sıra bronşlar da hastalık­tan etkilenmiştir. Akciğere yayılmış de­ğişik boyutlarda çok sayıda iltihap oda­ğı görülür. Genel olarak bronşlar, hava keseciklerinden Önce iltihaplanır.

Hastalık etkenleri, bakteri kökenli zatürree etkenleriyle aynıdır.
Bronkopnömoni genellikle kıza­mık, boğmaca, grip, difteri, suçiçeği, tifo ve çeşitli bakteri enfeksiyonları ya da vücudu aşırı ölçüde zayıf düşüren hastalıkların seyri sırasında ortaya çı­kar. Belirtiler ve tedavisi de zatürreedekine benzer. Ama yaşlı ve vücut di­renci zayıf hastalarda tedavi daha zorlaşır.

VIRUS KÖKENLİ ZATÜRREE
Virüs kökenli zatürree çeşitli virüs gruplarının etken olduğu hastalıklardır. Belirtileri bakteri kökenli zatürreedeki-ne benzer. Bir komplikasyona bağlı olan virüs kökenli zatürreeye ender rastlanır. Hastalığın klinik belirtileri özellikle burun mukozası, yutak ve gırt­lak gibi üst solunum yollarında ortaya çıkarak öbür belirtileri bastırabilir. Kı­zamık, kızamıkçık, suçiçeği gibi iyi bi­linen virüs kökenli hastalıklar ender olarak zatürreeye neden olabilir. Ama bu tür hastalıklar sırasında ortaya çıkan zatürreenin etkeni çoğu zaman virüs de­ğil, vücut direncinin zayıflamasını fır­sat bilen bakterilerdir.

Nedenleri
Hastalık etkeni virüsler çeşitli gruplar­dan olabilir. En sık görülenler miksovi-rüs grubundan grip virüsü, paramiksovirüs grubundan krup etkeni de olan parainfluenza, bazı rinovirüs, enterovirüs ve adenovirüs tipleridir.
Görülme Sıklığı
Virüs kökenli zatürreeler dünyanın her yerinde görülür. Virüsler hastalığın yer yer ya da yaygın salgınlar biçiminde or­taya çıkmasına neden olabilir. Bazen çok yaygın salgınlara dönüşebilen grip enfeksiyonlarında grip virüsünün, olgu­ların ortalama yüzde l’i oranında akci­ğere yerleştiği görülür. Ama “İspanyol gribi” adı verilen 1918′deki pandemide (dünya ölçeğinde salgın) akciğere yer­leşme oranı yüzde 30′a çıkmış ve ölüm oranı çok yükselmiştir.
Virüs kökenli zatürreeler her mev­simde ortaya çıkabilir; kış aylarında ise daha sık görülür.
Her yaştan kişilerde görülmesine karşın gençlerde daha sık rastlanır. Görülme sıklığı cins ya da ırk temelinde önemli farklılık göstermez
Nasıl Bulaşır?
Öbür virüs kökenli solunum sistemi hastalıklarında olduğu gibi, hastalığın sağlıklı kişilere bulaşması, Öksürük, aksırık ya da hasta kişilerin konuşması sırasında havaya yayıtan damlacıkların doğrudan solunması yoluyla gerçekle­şir. Bulaşmanın bu biçimi özellikle okul ya da kışla gibi toplu yaşanan yer­lerde virüs kökenli bronkopnömoni salgınlarına yol açar. Aynı kişi değişik virüslerin etkisiyle birkaç kez zatürree olabilir.
Virüs enfeksiyonunun hazırladığı uygun ortamda pnömokok, stafilokok ve streptokok gibi bakterilere bağlı en­feksiyonlar gelişebilir . (süperenfeksi-yon). Bu tür zatürreelerde ilk enfeksi­yon etkeni özellikle grip ve parainfluenza virüsüdür.
Virüs kökenli zatürreelerin kuluçka dönemi virüsün tipine bağlı olarak iki hafta dolayında değişebilir. Bu dönem virüsün vücuda girmesiyle, hastalığın klinik belirtilerinin başlaması arasında geçen süredir.
Belirtileri
Başlangıç genellikle gribe benzer. Ama belirtiler çoğu zaman basit bir grip en-feksiyonundakinden daha şiddetlidir. Hastada belirgin bir kırıklık görülür. Genel durumun kötüleşmesi çoğu za­man hastalığa eşlik eden soğuk algınlı­ğı, farenjit ve anjin gibi üst solunum yolu hastalıklarına bağlanır.

Genel olarak klinik tablo hızla ve giderek ağırlaşır. İştahsızlık, yorgun­luk ve isteksizlik görülür. Boğmacaya benzeyen nöbetlerle seyreden inatçı ve hırıltılı bir Öksürük başlar. Küçük bronş dallarının duvarlarına yapışan az miktardaki salgıyı öksürükle atmadaki güçlük nedeniyle hastada derin bir hal­sizlik ve güçsüzlük ortaya çıkar. Salgı çıkarıldığında, İçinde genellikle parlak kırmızı renkte ve çizgi biçiminde kan görülür. Çoğu zaman bakteri kökenli zatürreeden farklı olarak gerçek bir so­lunum güçlüğü yoktur. Akciğer dolaşı­mına giren kanın yeterli oksijen ala­mamasına bağlı olarak dudak ve ya­nakların tipik morumsu bir renk alma­sı da görülmez. Tam tersine, yüzde be­lirgin bir solgunluk dikkat çeker.

Hastalığın başlangıcında da yüksek olan ateş hızla daha da yükselir ve 39°C-40°C’ye ulaşır. Geleneksel elle muayene ve dinleme yöntemleriyle gö­ğüste akciğer hastalığına özgü fazla bir belirtiye rastlanmaz. Ama hasta ök-sürdüğünde göğsün bazı bölgelerinde “çıtırtı” sesi duyabilir. Bu sesler salgı birikiminin hava kasecikleri ve bronşi-yollerde artması, ayrıca bronş duvarla­rına kuvvetle yapışarak bronşları da­raltmasına bağlı olarak gelişir. Balgam kütlesi ancak derin soluk alma sırasın­da bronş duvarından ayrılabilir.
Virüs kökenli zatürree belirtilerinin olgudan olguya çok değiştiği de unu­tulmamalıdır. Belirtiler özellikle yaşlı­larda, çocuklarda ve gebe kadınlarda ağırdır. Ateş yükselmiş ve genel du­rum kötüleşmiştir. Ama belirtilerin az olduğu, hatta hiç görülmediği olgular da vardır. Bu olgularda tanı ancak ak­ciğer filmi ile konabilir.

Komplikasyonlar
Ağır olgularda komplikasyonlara sık rastlanır. Bu komplikasyonlar özellikle bronş dallanmaları boyunca virüs enfek­siyonuna eklenen bakteri kökenli enfek­siyonlara bağlıdır. Başlıca komplikas­yonlar arasında kuru, sıvıfibrirüi (eksüdah) ya da irinli olabilen akciğer zan il­tihabı, akciğer apseleri, genellikle eksüdah perikardit (kalp dış zan iltihabı), menenjit (beyin zan iltihabı) ensefalit (beyin iltihabı) ve meningo-ensefalit (beyin-beyin zan iltihabı) gibi merkez sinir sistemi bozukluklan sayılabilir.
Tanı
Virüs kökenli zatürree tanısı yukanda-ki belirtilerin ortaya çıkması, antibiyo­tik ve öbür ilaçlara dayanan tedavinin etkisiz kalması, özellikle nötrofil türü akyuvarların bakteri kökenli zatürree-dekinden farklı olarak azaldığının sap­tanmasıyla konabilir. Akciğer filmleri her zaman gereklidir; bunlar genellikle tanıyı kesinleştirmede belirleyici bir rol oynar.
Bazı olgularda, akciğer dokusunda saçılmış dan tanecikleri gibi nodüller görülür ve akciğer göbeğindeki (hilus) lenf düğümleri de hastalıktan etkilenir. Bu biçimiyle virüs kökenli zatürreeyi, benzer belirtiler veren akciğer vere­minden ayırt etmek güçleşebilir.
Virüs kökenli biçimlerin bir başka özelliği de akciğer filmindeki belirgin bulgular ile klinik belirtilerin hafifliği arasındaki uyumsuzluktur. Bu nedenle akciğer filmlerinin yalnızca yol göste­rici bir değeri vardır. Zatürreenin ke­sin olarak virüsten kaynaklandığı, an­cak uygun araçlarla donatılmış labora-tuvarlarda uzman virologlar tarafından söylenebilir. Yapılan incelemelerde vücudun hastalık etkeni olan virüse karşı ürettiği özgün antikor düzeyi saptanırken hastalığa neden olan virü­sün yalıtılıp tanımlanması da sağlanır. Ama bu incelemelerin tamamlanması için haftalann geçmesi gerekir. Bu da sonuçlann uygulamadan çok kurumsal bir değer taşımasına neden olur.
Tedavi
Günümüzde etkili ve güvenilir virüs öl­dürücü ilaçlar henüz bulunamadığın­dan, virüs kökenli zatürree vücudun kendi savunma sistemleriyle karşı ko­yup yenmesi gereken bir hastalıktır. Antibiyotikler ancak ortaya çıkan sü-perenfeksiyonlann tedavisine yönelik­tir. Doğrudan tedavi olanakları son de­rece sınırlı olmakla birlikte virüs köken­li zatürreenin gidişi genellikle iyidir.
Mikoplazma Kökenli Enfeksiyonlar 19. yüzyılın sonlarına doğru, sığırlarda-ki zatürreeye benzer bir enfeksiyon has­talığı üzerinde yürütülen çalışmalarda bu hayvanların akciğer zan sıvısında güçlükle ayırt edilebilen çok küçük mikroorganizmalar saptandı ve bunların hastalık etkeni olduğu kabul edildi. Da­ha sonra bu etkenin ineklerde görülen birçok bulaşıcı hastalıktan sorumlu ol­duğu ortaya çıkarıldı. Sonunda bu mik­roorganizmalara mikoplazma adı veril­di. Gevişgetiren hayvanların, etçillerin ve kemiricilerin asalağı olan mikoplazmaların insanda çürükçül (saprofit) ola­rak yaşayan türleri de vardır.
Mıkoplazmalarrn hayvan hastalıkla-nndaki etkisi uzun süredir biliniyordu. İnsan hastalıklanndaki rolü ise daha son­ra anlaşılmıştır. 1930-40 arasında özgül bir gidiş gösteren birçok zatürree olgusu saptandı. Bu olgularda etkenin önce vi­rüs olduğuna karar verildi. Ama 1962′de bir mikoplazmanm (Mycoplasma pneu-moniae) etken olduğu belirlendi.
Mikoplazmalar bilinen en küçük ya-pılı bakteriler arasında yer alır. Boyutla­rı milimetrenin milyonda 300-800′ü ka­dardır. Elektron mikroskopundaki görü­nümleri ve penisilin ya da sülfamitlere karşı dirençleri yüzünden virüslere ben­zemekle birlikte bakteri özellikleri ağır basar.
Mikoplazmalann etken olduğu, iyi bilinen en önemli hastalık, birincil ati-pik zatürreedir. Bu hastalık klinik ve radyolojik olarak virüs kökenli zatürre­eden ayırt edilemez. Bazen bakteri kö­kenli zatürreeye de çok benzeyebilir, hatta bu iki enfeksiyon birlikte buluna­bilir. Bu durumda hastalık çok ağır sey­reder. Mikoplazma zatürreesi temel ola­rak klinik belirtilerin azlığı ve yetersiz­liği ile akciğer filmindeki ağır tablo ara­sında keskin bir çelişki taşıyan zatürree tipleri arasında yer alır.

Hastalığın kuluçka dönemi genellik­le 1-3 hafta arasında değişir. Belirtiler çoğu zaman ani başlar. Baş ağrısı, ge­nel kırıklık, iştahsızlık, Öksürük, ürper-me ve yüksek ateş görülür. Öksürük ön­ce kuru, daha sonra da sarımsı renkte balgam ile birlikte ortaya çıkar. Hekim akciğerlerin tabanında hırıltılı soluma sesi (rai) duyabilir. Ama kesin tanı ak­ciğer filmi İle konur.
Bakteri kökenli zatürreede kanda nötrofil ve öbür akyuvarlar artar. Mi­koplazma kökenli zatürreede ise virüs kökenli zatürreedeki gibi akyuvar düze­yi normaldir. Mikoplazma kökenli za­türree genellikle iyi bir gelişme süreci izler. Belirtiler bir hafta içinde iyileşir. Muayenede birkaç hafta rai duyulabilir. Goğus filmlerindeki görünüm çok kısa bir sürede düzelir. Mycoplasma pneu-moniae, hafif belirtilerle ortaya çıkan soluk borusu ve üst solunum yolu en­feksiyonlarına da yol açabilir.

Mikoplazmalann solunum sistemi dışında gelişen hastalıklarla olan ilişki­si kesin biçimde kanıtlanamamıştır. Ama Mycoplasma fermenîans, Mycoplasma hominis 1 ve 2 gibi bazı miko­plazmalar erkek ve kadınların idrar yol­ları ile üreme organlarında belirlenmiş, kemik-eklem, mide-bağırsak, beyin-omurilik sıvısı gibi çeşitli organ ve sis­temleri ilgilendiren hastalıklarda gene bu gruptan bir ya da birkaç türe rastlan­mıştır. Mycoplasma orale, Mycoplasma fermentans, Mycoplasma hominis gibi türlere kan kanseri (lösemi) ve tümör hastalarının kemik iliklerinde rastlan­ması, yapılan araştırmaların bir başka ilginç sonucudur.

Mikoplazma tanısı koyabilmek için, yapılacak laboratuvar inceleme­siyle bir mikoplazma türünün yalıtılıp tanımlanması ve hastanın serumunda mikroba karşı oluşmuş özgün antikor­ların, hastalığın başındaki değere oran­la en az 4 kat arttığının kanıtlanması gerekir. Ayrıca mikoplazmalara karşı üretilen değişik antikor tiplerinin sap­tanmasını sağlayan serum testleri de geliştirilmiştir.Mikoplazma enfeksiyonlarının, özel­likle de en ağır belirtilere yol açan mi­koplazma zatürreesinin tedavisi tetrasiklin ve eritromisin gibi bazı antibiyotik­lerle yapılır. Bakterinin hücre duvarında bazı temel yapı maddelerinin bireşimlenmesini engelleyerek etkisini gösteren penisilin, esnek hücre zarları dışında bir hücre duvarı bulunmayan mikoplazmalan yok edemez.

Bu yazı toplamda 1, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

AddThis Social Bookmark Button

Zinde ve Enerjik Yaşam Önerileri

07 Mayıs 2010 turfat Kategori: Sağlık | Yorum yok »

Günlük hayatımızın bir parçası haline gelen stres, yoğun iş ve ev temposu, koşturma içinde geçen günler enerji seviyemizi çok etkiliyor. Bu durum, zamanla yorgunluk, halsizlik veya hastalığa dönüşebiliyor.

Enerjimizi yüksek tutmak, stresten uzak durmak ve gün boyunca bunu korumak için yiyeceklerimize dikkat etmeli ve kendimize zaman ayırmalıyız. İşte enerjinizi artıracak öneriler…

1- Sabahları duş alırken bir soğuk, bir sıcak duş alın. Önce ılık bir suyun altında durun. Ardından suyun sıcaklığıyla oynayın. Ancak, başınızı suyun altına sokmamaya dikkat edin. 5 - 6 dakika bunu tekrarlarsanız, çıktığınızda kendinizi daha rahatlamış hissedeceksiniz.

2- Her gün 40 gr. buğday, mısır vb. lifleri almalıyız. Çünkü bu tür lifler enerjiyi arttırıyor ve stresi azaltıyor.

3- Yapılan araştırmalara göre her dört kadından birinde demir seviyesinin düşük olduğu belirlenmiş. Bu da yorgunluk ve halsizlik yaratıyor. Bu yüzden daha fazla demir içeren yeşil sebze, kurutulmuş meyve ve tahıl gevreklerinden bolca tüketmelisiniz.

4- Daha bol balık, tavuk, peynir, fasulye ve yumurta yemelisiniz… Çünkü vücut için gerekli Omega 3 bu besinlerde bulunuyor. Balık tüketmek aynı zamanda vücudun seratonin salgılamasını sağlıyor. Bu hormon da beyindeki mutluluk merkezini aktif hale geçiriyor.

5- Günde 2 ya da 3 litre su içmelisiniz… Su içmek dayanıklılığı arttırıyor, stresin azalmasına yardımcı oluyor.

6- Dik durun. Kambur durmak kasların hızlı çalışarak, yorulmasına sebep olur. Nefes almanızı zorlaştırır. Dik konumdayken daha rahat nefes alınır, oksijen akciğerlere dolar ve böylece kanın daha rahat dolaşması sağlanır…

7- Yapılan araştırmalara göre müzik dinlemek stresi hafifletiyor ve yorgunlukla daha rahat savaşmanızı sağlıyor. Bu yüzden hemen bir ipod edinin ve yürürken, çalışırken, iş yaparken müzik dinlemeyi ihmal etmeyin…

8- Dışarı çıkın. Sabah kalkınca yapacağınız ilk işiniz dışarı çıkmak olsun. Bilimadamları doğal ışığın beyni harekete geçirdiğini ve seratonin salgılamasına yardımcı olduğunu söylüyor. Bu da mutluluğunuzu arttıracaktır.

9- Mutlaka gün içerisinde şekerleme yapın… Amerika’daki beyin sağlığı araştırmacılarına göre, 30 dakikalık kısa bir uyku bile insanların performansını olumlu yönde etkiliyor. Çalışırken kısa da olsa gözlerinizi kapatıp biraz dinlenin…

10- Vücudunuzun asit oranını dengelemeniz gerekir. Gereğinden fazla şekerli yiyecekler ve peynir aside sebep olur ve enerjiyi azaltır. Bu yüzden sebze ve meyve salatalarını bolca tüketin.

11- Hayatınızdaki iyi şeyleri hatırlamanız için sizi mutlu eden şeyleri bir deftere yazın. Bunları okudukça, sizi neyin mutlu ettiğini daha iyi bulabilirsiniz…

12- Düzenli yemek yiyin. Yemekler arasındaki uzun aralıklar şekerin düşmesine, dolayısıyla enerjinizin azalmasına neden olur. Günde üç kez mutlaka yemek yiyin. Ara öğünlerde muz, fındık, yoğurt yemek ideal…

13- Güne iyi bir kahvaltıyla başlayın. Süt, 150 gr. yoğurt, 1 muz, tereyağ, bal, fındık ve cevizi karıştırıp yiyebilirsiniz. Bu karışım güne zinde başlamak isteyenler için ideal bir karışım.

14- Nefes alıp vermenin önemini mutlaka kavrayın. Derin nefes alıp verin. Bu, nefes yolunuzu açacak ve daha çok enerji almanızı sağlayacaktır. Saatte bir üç ya da dört kez derin nefes alıp verin…

15- Cep telefonunuzu daha az kullanın. Gerekli olduğunda iş ve aileniz için kullanın…

16- Düzenli olun. Dağınıklık sizi strese sokacaktır. Gereksiz yere panik yaparsanız, bu stresle işleriniz yolunda gitmeyecektir. Bu kaosu yaşayıp stresinizi arttırmayın…

17- Adımlarınızı arttırın. Daha fazla yürüyüş yapın, bol bol merdiven çıkın. Olabildiğince hareketli olmaya özen gösterirseniz, kanın hızlı hareket etmesini, kaslara ve organlara giden oksijenin artmasını sağlarsınız. Bu da sizi rahatlatacaktır.

18- Magnezyum almaya dikkat edin. Sebzelerde, fındıkta ve tahıllı ekmeklerde bulunan bu mineral size zindelik kazandıracaktır.

19- Yiyeceklerdeki enerjinin hızlı emilimini sağlayan Co-enzimQ10, vücudun ürettiği bir antioksidandır. Bu enzimin oluşmasını sağlayan yiyecekler de brokoli, kahverengi şeker, kepekli ürünler, soya ve fındıktır.

20- Çok kafein ve alkol uykuyu engeller ve enerji veren B vitaminini emer. Haftada birkaç kez 1 ya da 2 kadeh şarabı geçmemeye, çay ve kahve tüketimini de en aza indirmeye özen gösterin.

21- Bilgisayarla çalışırken mutlaka aralar verin. Uzmanlar, bilgisayar önünde çok oturan insanlarda endişeli olma halinin arttığını, gözlerde problem yaşandığını ve beden ağrılarının çoğaldığını söylüyor.

22- Ve son olarak beyinsel anlamda rahatlamak ve yenilenmek için kendinize 20 dakika ayırın, sevdiğiniz bir işle uğraşın veya meditasyon yapın.

Bu yazı toplamda 1, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

AddThis Social Bookmark Button

Göbeği eritmenin 7 yolu

07 Mayıs 2010 turfat Kategori: Sağlık | Yorum yok »

‘Bel simidi’ olarak adlandıran bel bölgesindeki kalınlık ve göbeğiniz canınızı sıkıyorsa 7 öneriye kulak vermenizde fayda var.

Bu 5 yiyecekten uzak durun: Yeme alışkanlıklarınızı değiştirmelisiniz. Beş zararlıyı ise asla tüketmeyeceksiniz. Şeker, kurabiye ve bisküviler, pasta, kola ve patates cipsi. Kızartılmış yiyecekleri ayda bir kere tüketin.

Baklagilleri tercih edin

Neler yiyebileceğinizi bilmelisiniz. Fasülye, mercimek, kiraz, çilek ve vişne en çok tavsiye edilen yiyeceklerdir. Bunlardan günde 20-30 gram tüketebilirsiniz.

Bol su için

Bol su içmek yapabileceğiniz en yararlı önerilerden biri. Su midenizde doygunluk hissine neden olur ve daha az yemenizi sağlar. Alkolden uzak durun. Likör ve bira yağların göbek çevresinde toplanmasına neden olur.

Kalsiyum takviyesi yapın

Vitamin takviyesi çok önemli, özellikle kalsiyum takviyesi. Kalsiyum kemiklerinizi korur ve osteoporozu önler. Doktorunuza danışarak hangi miktarda kalsiyum almanız gerektiğini öğrenin. Göbeğinizi eritmek için zayıflama ilacı kullanmanız ise önerilmiyor.

Bel inceltici spor yapın

Yapılacak en doğru çözüm sporla olacaktır. En iyi sporlar, kickboks, squash, yüzme ve tenis. Bunun yanında eerobik egzersizler de göbek çevresindeki yağı inceltir.

Bu yazı toplamda 2, bugün ise 2 kez görüntülenmiş

AddThis Social Bookmark Button

Page 1 of 22812345»...Last »